Göbeklitepe Ekseninde İnsan-Doğa İlişkisinin Dönüşüm İzleri Sürüldü

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Coğrafya Bölümü ile Kâtip Çelebi Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Bir Eşik Olarak Göbeklitepe: Doğayla Kurulan İlişkinin Dönüşüm İzleri ve Bugünün Arayışı” başlıklı seminer, insanlık tarihine ve modern dünyanın çevre krizlerine bambaşka bir perspektif sundu. Orhun Konferans Salonunda gerçekleştirilen etkinlikte, Uluslararası İlişkiler Uzmanı, Uzman Orman Terapi Rehberi, aynı zamanda Coğrafya Anabilim Dalı yüksek lisans öğrencisi olan Gülden Karabudak konuşmacı olarak yer aldı.  Bize anlatılan tarihsel sürecin sadece yazının icadından sonraki 5 bin yılı kapsadığını, bunun ise insanlık tarihinin yalnızca %2’sine tekabül ettiğini belirten Karabudak, tarih öncesi insanların ilkel ya da “kafası çalışmayan” topluluklar olmadığını vurguladı. Paleolitik dönem insanının doğayla “özne-özne” ilişkisi kurduğunu, kendini doğanın üstünde değil, onun eşit bir parçası olarak gördüğünü ifade eden Karabudak, “Bize senelerdir karanlık veya Taş Devri diye anlatılan süreçteki Homo sapiensler de bizimle aynı beyin büyüklüğüne, hayallere ve zekaya sahipti. İlk teknolojik çalışmalar Paleolitik dönemde başladı. O dönemin insanı doğayı dışarıdan izlemiyordu; mevsimleri, kuşların uçuşunu, güneşin açısını hesaplayarak hayatın tam merkezinde, doğanın rehberliğinde yaşıyordu. Doğa onlar için bütünüyle kutsaldı” dedi.  İnsan ile doğa arasındaki kopuşun, sanılanın aksine sadece Sanayi Devrimi ya da Tarım Devrimi ile başlamadığını, ilk sembolik ayrışmanın Göbeklitepe’de filizlendiğini söyleyen Gülden Karabudak, Göbeklitepe’yi bir “köken” değil, bir “eşik” olarak tanımladı. Karabudak, “Mekansal Ayrışma (Homojenliğin Sonu): Paleolitik dönemde doğanın her yeri anlamlıyken, Göbeklitepe ile birlikte ilk kez belirli bir tepe seçilmiş, etrafı sınırlandırılmış ve “kutsal alan” inşa edilmiştir. Böylece kutsal olanla sıradan olan birbirinden ayrılmıştır. Paleolitik Çağ’da, Lasko ve Altamira mağara resimlerinde insan, deneyimini doğrudan yaşadığı doğal yüzeye aktarırken; Göbeklitepe’de doğadan koparılan devasa taşlar yalıtılmış bir alana taşınmış ve sembolik mesafe ilk kez açılmıştır. Tonlarca ağırlıktaki T şeklindeki taşların taşınması ve işlenmesi, doğa üzerinde ilk kez kolektif bir güç ve “tahakküm” oluşturma isteğinin, yani doğayı bir “projeye” dönüştürmenin ilk izleridir” diye konuştu.  Göbeklitepe’de açılan o ince mesafenin Neolitik dönemde derinleştiğini, Sanayi Devrimi ile bedenlerin fabrikalara hapsedildiğini ve günümüz Dijital Çağında ise bir uçuruma dönüştüğünü belirten Karabudak, modern insanın "Doğa Yoksunluğu Sendromu" yaşadığına dikkat çekti: “Öğrencilerden akademisyenlere, beyaz yakalıdan mavi yakalıya kadar herkes günün 10-15 saatini dört duvar arasında geçiriyor. Dijital çağ bize doğayı sadece bilgisayar ekranlarında görsel bir içerik olarak sunuyor; koku, dokunma, işitme ve ısı gibi duyulardan bizi mahrum bırakıyor. Yapılan uluslararası çalışmalar, doğaya bakan bir hastane odasındaki hastanın, duvara bakan hastaya göre çok daha hızlı iyileştiğini kanıtlıyor. Çünkü biz hala o ilk insanın ruhunu ve biyofili (doğaya bağlılık) mirasımızı taşıyoruz.” Seminer, katılımcıların soru ve katkılarının ardından, Gülden Karabudak’a teşekkür belgesi takdimiyle sona erdi.